GelişTrend Nasıl Bir Trend !

Haziran 28, 2009

Henüz Geliştrend ile yeni tanıştım.. FriendFeed sayesinde oldu o da. Ömer abimin takipçisi olmuştum. Sonra bir gün o siteye eklediği bir yazı dikkatimi çekti “320.334 dolara Orkid satan adam” . Başlık oldukça dikkat çekiciydi zaten =) . Okuyup da hayran kalmamak mümkün değildi yazıya. Hemen kendi blogumda yayınladım. Ama yazının bıraktığı etkiden olucakki kaynak vermeyi unutmuşum bile.. Daah sonra Ömer abi benim blogumda o yazıyı görmüş. Mail attı bu durumdan çok memnun kaldığını ve çok sevindiğini söyledi. Birde kaynak göstermemim daha iyi olucağını tabi. E haklıydı. Bu GelişTrend ile ilk tanışmam oldu.

Çok yakında tabi biraz daha tanımam gerekiyor onları.. GelişTrend’ i daha kapsamlı bir şekilde anlatmak istiyorum.. =)

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
0

320.334 dolara Orkid satan adam

Haziran 25, 2009

Çok iyi be =) Bir okuyun derim

Ateşli bir köy çocuğu şehrin en büyük marketinde işe başvurur. Dünyanın bu en büyük alışveriş merkezinde herşey ama herşey satılmaktadır.
- Patron sorar: Daha önce hiç satıcılık yaptın mı?
- Evet köyümde bu işi yaptım. Patronun gözü çocuğu tutar:
- İyi, yarın başlıyorsun. Ertesi gün akşam olur ve patron çocuğu karşısına alır;
- Evet, bugün kaç satış yaptın??
- Bir!
- Ne bir mi? Diğerleri 20 , 30 satış yaptılar.
- Nasıl bir? Kaç dolar tuttu peki?
- 320.334 Dolar.
Patron şaşırır ve sorar:
- Nasıl becerdin bunu?
- Adama başta küçük boy bir olta, sonra orta boy ve sonra da büyük boy bir olta sattım. Adama nerede balık tutucağını sordum. Kıyıda diyince bir tekneye ihtiyacı olduğunu söyledim. Tekne bölümüne indik ve çift motorlu, yelkenli, lüks bir yat sattım. Vosvosuyla bunu çekemeyeceğini söyleyince son model 4×4 bir Jeep sattım. Patron kendinden geçer:
- Ne diyorsun, bütün bunları bir küçük olta almaya gelen adama mı sattın?
- Genç çocuk cevap verir: Yoo aslında karısı için bir tane orkid istemişti… Ben de ona şöyle dedim: “Haftasonun mahvolmuş, sen en iyisi balığa git…”
“320.334 dolara Orkid satan adam”

Kaynak

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 10.0/10 (2 votes cast)
0

Elif Şafak ‘Aşk’ı anlattı

Haziran 11, 2009

Ünlü yazar HABERTÜRK’te Saba Tümer’in konuğu oldu

11.06.2009 00:05
Yeni romanı ‘Aşk’ ile hayran kitlesini daha da genişleten ünlü yazar Elif Şafak Saba Tümer’le Bu Gece programında kitabını anlattı.

‘Aşk’ isimli romanında Mevlana ile Şems-i Tebrizi arasındaki ilahi aşkı merkeze alan Elif Şafak kitabın çıkış hikayesini şöyle anlattı: “Aşk kavramından yola çıktım. Böyle bir niyetle çıkınca yola, o zaman Mevlana’dan, Şems’den geçiyor yol. Haritada Konya’nın yerini bulamayanlar Rumi deyince toparlanıyorlar. Burada bahsettiğim bütün karakterler hayali, roman kahramanı. Ben asla gerçek Mevlana’yı ben anladım, ben anlatıyorum diyemem. Okurlar okurken ağladık diyorlar ben biliyorum nerlerde ağladıklarını çünkü ben de oraları yazarken ağladım.”

Bu romanının ardından yeni bir projeye başlamadığını söyleyen Şafak, romanın çıkışının ardından demlenmeye geçtiğini belirtti.

Saba Tümer’in ‘Aşk’ romanının sinema filmi olmasına nasıl baktığını sorduğu Elif Şafak, “Aşk’ın film olması beni de heyecanladıran bir şey. Teklifler de var. Doğru ekiple çok iyi bir film olabilir. Ben de bilmiyorum şu anda.” dedi.

Kitabı yazarken en çok isim koymakta zorlandığını anlatan Şafak, “aşk o kadar basit, yalın görünüyor ama asıl güç o yalınlığında” diyerek kendini şöyle değerlendirdi: “Ben kendi kalemimi hem yerel hem de çok evrensel buluyorum. Mevlana’nın benzetmesiyle bir ayağım bu topraklarda diğer ayağım ise çevreyi dolaşıyor.”

Elif Şafak Gazete Habertürk’teki yazılarıyla ilgili olarak şunları söyledi: “Gazete çok iyi gidiyor. Okurla ilişki çok iyi. Okurdan gelen her düşünceyi dinlerim ben, bana ilham verir o. İnsan kendi dünyasına gömüldüğü için dışarıdan nasıl görünüyor bilemiyor. Yazarlar için çok iyi izleyici olması gerekir deniyor ama bence çok iyi dinleyici olması gerekir.”

kaynak

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 9.5/10 (2 votes cast)
0

Vitrindeki haram

Haziran 4, 2009

Vitrindeki haram

Rabbimiz kendi adıyla kesilmemiş tüm etleri ve domuzu haram kıldı.

Türk sinamasının en unutulmaz sahnelerinden biride başlık parası için şehre inen Kemal Sunal’ın rolüdür. Para biriktirebilmek için tüm harcamalarını kısmaktadır. Ve birgün gördüğü vitrinde kızarmış tavuklara canı çeker. Elindeki ekmeği vitrinin camına bandırıp bandırıp ekmeği keyifle yemeye çalışır. Bu sahneyi hangimiz bilmeyiz ki..

Hele düşünsenize canı et çeken bir kimsenin vitrinde kızartılmış domuz etlerinin camına ekmek bandırdığını. İsmi bile midemizi bulandırırken bugün bilgisayarın ekranı önünde kaç gencimiz nice domuzlara ekmek bandırmıyor mu?

Rabbimiz kendi adı ile kesilmemiş tüm etleri ve domuzu haram kılmadı mı? Aynı şekilde Allahın adı olmadan topluma duyurularak nikah kıymayı da farz kılmadı mı?. Nikah olmadan yani evlilik dışı girilen tüm cinsel ilişkileride tıpkı Allahın adı ile kesilmemiş etlerin haram kılınması gibi haram kılınmadı mı?

Teşbihimizde hata olmasın ancak düşünebiliyor musun? Haram olan domuz etini yemek bir tarafa bugün binlerce gencimiz ismini bile duymaktan tiksindikleri domuz gibi haram edilen zina sahnelerini monutör önünde büyük bir keyifle izlemekte sanki ekmeğe banar gibi kendilerini cinsel olarak kandırmaktalar. Ki zina bir domuzdan daha kesin ve katı haram değil mi? Mecbur kalırsan saldırmadan domuz etini yemeye bile müsade varken hangi durumda olursa olsun zina kesinlikle yasaklanmış hatta yapanlara ağır cezalar bile konmamış mı?

Düşünsenize bir an, internette yemek forumları kurulmuş. Binlerce yemek siteleri açılmış olsun. Acaba kaç kişi o forumlara sitelere üye olup başkalarının yedikleri yemeklerin videolarını iştahla izler? Veya ağızlarını sulandıra sulandıra ekmeği ekrana banıp banıp o envai çeşit kebablardan yemeklerden zevk alarak tadına varmaya çalışır?

Böyle bir durumdaki insana ne derler? Güler hatta deli ilan etmez miyiz? Hele bir de kasapların kebab dükkanındaki kebabcıların gizli kameralarla müşterilerinin yemek kebab yiyişlerini çektiğini. Ve bunların koleksiyonunu tutup bilgisayarında saklayanları düşünün?

Büyük bir iştahla kızartılmış domuz etlerine bakıp vay be adam nasıl da yiyor lan bu domuza diye iştaha gelip karın doyurabilir mi bir insan? Kendisine haram kılınmış bir domuzu bırakın yemeyi yiyenlerin yiyişine bile iştahla bakabilir mi bir müslüman?

Domuz eti yemekten daha beter olan ne biliyor musunuz? Hiç bir islami kaynakta domuz yiyene bakmak ya da domuza bakmak yasaklanmıştır Haramdır diye bilgiye rastlamazsınız. Ancak göz zinası vardır. Bırakın bir erkekle başka bir erkeğin zina sahnesini bakmaya sokakta geçen yabancı bir kadına bile şehvetle bakmayı haram kılmıştır islam. Yani kadına şehvetle bakmak domuz etine bakmaktan daha beter. Domuz etine bakıp bakmamak söz konusu bile olmazken adını bile duymak midemizi bulandırırken bizler bundan daha beter olanını yapar olmuşuz. İştahla mankenlere şarkıcılara türkücülere adlarına güzeller koyarak bakıyoruz. Daha da ileriye gidiyor pornografi adına verdikleri zina sahneleri cinsel beraberlik sahnelerini tıpkı vitrinde kızaran domuz etine ekmek bandırır gibi kendimizi tatmin etmeye çalışıyor ve bakmaya devam ediyoruz..

Hangi halim salim ve temiz bir müslümanın midesi gönlü yüreği bu sahnelere gönlü kaldırabilir. İzlerken başakalarının günahını, hangi müslümanın imanı kalbinde durabilir. Heleki daha da ileriye gidip nasıl da götürmüş lan karıyı deyip iştaha gelmesi daha bir zevkle zinaya heveslenmesi hangi müslümana yaraşır?

Nedir hayatımızdaki bu tezat. Nedir bizleri sel gibi cehennem ateşine sürükleyen bu gerçeklerden kaçmalar..

Unutmayın ki pornografi maskesindeki zina sahnelerini görüpte midesi tiksinmeyen yüzünü ordan çevirmeyen hatta daha da beteri iştahla oraya bakan kişi domuz etini yemişten daha beterdir. Forumlar açıp insanlara zinaya teşvik edenlerde domuz çiftlikleri kurup kasaplara restaurantlara bu etleri pazarlayanlar gibidirler. Yiyende yedirende bu günaha bulaşır. Onların sitelerine girenler oralarda zaman harcayanlarda o kişilere prim vererek destek olmaktalar ve teşfik etmekteler. Pornografiyi izleyende izletende izlenmesine aracı olanda lanetlenmiştir. Yarın ahırette o gözlere kaynar kurşunlar dökülecektir.

Eğer ki nefsinle verdiğin mücadele de mağlup olup zina sahnelerinde işlenen günaha ortak olmakla yüz yüze gelirsen birgün hatırla bir avanak abdiyi.. Hatırlaki o avanak abdi vtirinde kızaran domuz etinin camına ekmeğini sürüp kendini tatmin etme derdinde.. Hangi akıllı müslüman iştahla bir domuza yada domuzlara bakabilir ki? Bundan daha aşağılık bir duruma düşmek istemiyorsan her nefsin galebe geldiğinde o sahneyi hatırla ki günahına fren olsun. Olur ki seni o günahtan haramdan uzaklaştırır da ibadetlerine namazına dinine olan bağlılığına güç katar. Olur ki bakarken yitirdiğin manevi değerlerine tekrar kavuşabilmen için ilk adımı atıverirsin..

zehirliok

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 7.0/10 (3 votes cast)
0

Kristal Denizaltı

Haziran 3, 2009

İlişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine…
Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var.
Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın.
Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan.
O denizaltı bir yere gitmez.
Giden sensindir.
O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiçkimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü.
Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz.
Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içerde yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten.
O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar.
Bir orospuya aşık olmaktır o denizaltıya binmek.
Bir serseriye tutulmak.
Bir çılgının peşinden gitmek.
Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir.
Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan, verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır.
Seni seyredenler hastalığını düşünürler.
‘Hastalıklı ilişkiler’ tanımlamasının içindesindir artık.
Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar.
Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin.
Fuzuli’nin şiiridir artık senin duyduğun:
‘El çek ilacımdan tabib…’
İyileşmek istemezsin.
Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında.
Sen artık Zelda’ya tutulan Fitzgerald, Wagner’e tutulan Cosima’sındır.
Kulağına sesler gelir.
- Senin sevdiğin çirkin bir kadın, o adam bencil, güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu.
Gülümsersin.
Onlara şöyle demek istersin:
- İlişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, biribiri için yaratılmış iki parça gibi uyması.
Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir.
Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler.
Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir.
Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde acılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar.
Sorarlar kendi kendilerine:
- Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde.
Cevap çok basittir aslında:
- Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor.
O kristal denizaltıya binmişliğim var.
Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var.
Fuzuli’nin mısraını mırıldanmışlığım var:
- El çek ilacımdan tabib…
İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları.
Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı.
Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi.
Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.
Evet, sevdiğimiz hasta biri.
Evet, bu ilişki hastalıklı.
Ama bunu ne önemi var.
Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine.
Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki.
Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltımda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım.
Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi.
- Önemli olan onun sana uyması değil,önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması.
Dolaştığım tarih sayfaları, aşk bölümlerinde hep ‘hastalıklı’ ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu.
Brahms Clara Schuman’a böyle tutulmuş, Yesenin İsodora Duncan’a hayatını böyle armağan etmişti.
Onlar birbirlerine uymuyordu.
Uyan, hastalıklarıydı.
Solgun bir sabah vakti kristal bir denizlatıya biner hayatın derinliklerine gidersiniz.
Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden.
Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz.
Kristal bir denizaltıya binmişliğim var.
Ateşler içinde kıvrandığım.
Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız.
Hiç iyileşmek istemediniz.
En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi.
Bir kristal denizlatıya binip gittim bir gün.
Garip rüyalar gördüm.

.

Ahmet Altan

Nasıl ama. Sevdiğiniz bir kadın karşılıksız bir aşkınız bundan haberdar ediyor sizi. |=

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
0

Pozitif Bahçıvan

Mayıs 30, 2009

Memleketimizde iyimserler kötümserlere kızınca “Hiç mi pozitif bir şey yok bu memlekette birader” diye çıkışırlar. İşte size pozitif bir bahçıvan…

Seyahatten dönen ev sahibi havaalanından bahçıvanına telefon açmış, konuşuyorlar:
- Nasıl, her şey yolunda mı?
- Yolunda… Küreğin sapı kırıldı, şu anda onu tamir ediyordum.
- Neden kırıldı?
- Köpeğinize mezar kazarken zorlamışım, ondan kırıldı.
- Nee! Köpeğim mi öldü?
- Maalesef havuza düştü?
- Benim köpeğim çok iyi yüzerdi; havuzda nasıl ölür?
- Havuzun suyu boşalmıştı, atlayınca betona çakıldı.
- Havuzu yeni doldurtmuştuk, neden boşalttınız?
- İtfaiyeciler evdeki yangını söndürürken ilave suya ihtiyaç duydular.
- Neee evde yangın mı çıktı?
- Evet efendim. Annenizin vefatı dolayısıyla taziyeye gelenlerden biri yanık sigara bırakmış.
- Annem mi öldü? Yahu kadın daha iki hafta önce sapasağlamdı?
- Haklısınız da… Yatak odanızda karınızla en yakın arkadaşınızı aynı yatakta görünce kalbine inmiş.
- Yahu hiç pozitif bir haber yok mu adam sende?
- Var efendim… Geçen gün siz AIDS testi yaptırmıştınız ya… Sonucu geldi, pozitif…

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 9.0/10 (2 votes cast)
0

Sagopa Kajmer Ateşten Gömlek Video Klip

Mayıs 30, 2009

Sagopa Kajmer Ateşten Gömlek Video Klip yayında, izlemek için tıkla:

http://www.mtv.com.tr/mplay/detail.aspx?ClipId=7514/

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 10.0/10 (2 votes cast)
0

Kolera Magazine Turka Röportajı

Mayıs 21, 2009
Tags: ,

Mag Turka’nın Kolera ile gerçekleştirdiği röportajı okumak için:

http://www.magturka.com/

Melankolia Müzik

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 8.0/10 (1 vote cast)
0

En küçük USB bellekten dev kapasite

Mayıs 16, 2009
Tags: , ,

O Dünya’nın en küçük USB belleklerinden biri; ama sunduğu kapasite hiç de küçümsenecek gibi değil…

Günümüzde artık yanımızdan ayırmadığımız ve verilerimizi yedeklemek ya da herhangi bir yere götürmek istediğimizde ilk aklımıza gelen yedekleme birimlerinden biri olan USB hafızalar, tasarımlarıyla da zaman zaman kullanıcıların dikkatini üzerlerine çekmeyi başarıyor.

Bu haberimizde sizlere tanıtacağımız EagleTec USB Nano Flash Drive’ı diğer benzerlerinden ayıran çok önemli bir özelliği var: O da oldukça ufak çaplı olmasına karşın 8GB’lık dev bir hafızaya sahip olması. Sadece 33 Dolarlık bir fiyat etiketiyle kullanıcılara sunulan ürün, verilerin taşınmasını da son derece pratik bir hale getiriyor.

Bunun yanı sıra 4GB’lık modeli de bulunan ürün, 22 Dolarlık bir fiyat etiketine sahip.

Kaynak : CHIP HABER

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
0

Acil İnsanlar

Mayıs 13, 2009
Tags: ,

Antenlerini yukarı dikip, ta en ötelerden haber almak için cüce bedeniyle ve son derece dikkati ile dev gayret gösteren bir böceğin uğraşı karşısında, kocaman akıllarımız neden olmaz çarelerle sorunlarını kabartıyor? Yoksa olmazların olabilirliğini mi ispatlamaya çalışıyor? Kafası kumun içindeki deve kuşunun anlamsız gayreti!

Bana öyle geliyor ki! İnsan, bilincini sıçratmadıktan sonra kıyamette kopsa ne fayda! Bunun için çaba, emek ve akıl yağmurunda sırılsıklam ıslanmadan huzura geçit yok. İnsanlığın; dışında aradığı çare, içinde kendisine kucak açmış bekliyor. Yalvararak ve yakararak “beni duyun” diyor. Gözlerini içine kapayıp ta dışarıda gördüm zannedenler bu sesi duymamak için inatla direniyor. Göklere açılan kapılar yeryüzünde ve kalplerin başköşesinde. İnsan da bu noktanın tam eşiğinde. İlk adımı atan yürüyor demektir. Eşik ilk adımla geçilir. Sonra a bu ilk adımın tekrarına yürüme adı verilir.

Herkes herkesi sevsin. Başka kurtuluşumuz yok. Bencillik bataklığına, ayağındaki korku prangası ile gönüllü olarak dalıp sonrada nefes almak için can havliyle ve köşe bucak aranan tılsımlı reçete budur. Bu reçete çatlayan sabır taşlarını bile iyileştirebilecek ve ona yeni bir ruh ve engin bir kudret bahşedebilecek bir ““ab-ı” hayat”” suyudur.

Bana yine öyle geliyor ki! Mevcudun, tanımı ve tasnifi ile memur edilmiş akıl, rotasını alt – üst etmeden bütün çabaları boşa çıkarabilecek bir kısır döngü içinde kendini hapsedebilir. Bütün gayretlere rağmen aklın ulaşabildiği son nokta ilk çıktığı noktanın ta kendisi ise eğer, ilin ki döngüler henüz kırılamamış ve güneşe doğru kısır bir yol alınmış. Aklından zoru olmadan bilinç sıçrayamaz. Bilinci sıçratan zorluk; aklın, baktığını parçalayan ve ayıran, dokunduğunu donduran ve acıtan, duyduğunu yalanlayan ve kokladığını anlayamayan tadı ekşimiş ve illüzyonun baş kölesi olarak yetiştirilmiş yapısıdır.

Bütün bir varoluş kol kola ve huşu içinde dans edip kendinden geçiyor. Durmadan her şey değişiyor. Durmadan ve bıkmadan, usanmadan değişimle canlarını yeniliyor. Bütün bir varoluş tüm bedenlerini birbirlerine kenetleyip “bir”leşiyor. “Bir” oluyor ve ikilik üretmiyor. Bütün bir varoluş severek kurtuluyor. Kurtulmak için sevmiyor. Sevdiği için kurtuluyor. Kurtuluyor bütün bir varoluş.

Kendisini varlıktan tecrit ve tenzih eden sonra da dönüp dolaşıp başladığı ilk noktada aklını şüpheleriyle kemiren ve böylece yarattığı iç cehenneminde azap içinde güya yaşıyormuş gibi yapıp ta aslında her an ölen ruhların ölümden korkmasına gerek yok. Ölüm diye bir şey zaten yok. Zanların, sımsıkı kundağa sardığı ve elini, ayağını kımıldatamayan bir algı yanılsaması. Yanılır algılar ve algılayamaz zanlar.

İçinizin cenneti sizindir. Sadece size aittir. Çepeçevre kuşatmışken korkular ruhun varlık planını ve severken insan ürettiği tüm korkularını, uzaklaşıyor kendisinden. Kendisi kendisine engel bir varlık düzeyi. Sevinç, neşe ve mutluluk sizinde hakkınız değil mi? Sokaklarda yatıp çöplerde karın doyurmaya çalışan kediler kadar niçin mutlu olamaz insan? Acaba kediler nelere sahipler de mutlular? Kediler niçin daima korkusuzca ve mağrur dururlar?

O halde, “Böyle gelmiş ve böyle gider” dediklerinizden niçin şikayetçisiniz? Değişme umudu eğer zaten yoksa bu telaş ve şikayet neden? Sizler boyun eğmişken halihazırdaki “böyle gelmiş ve böyle gidecek” olan yapıya ve yine o halde ya teslimiyetinizi gözden geçirin yada “böyle gelmiş mi? – böyle gidecek mi?” bu konuya derinlemesine eğilin. Bir şeyler yapıp edin. İnsanlar artık zamanla yarışmıyorlar. Zaman insanlarla yarışıyor. Nefes nefese soluk soluğa kalıyor. Sonrada durup düşünüyor: Acaba insanlık yeryüzünden toptan göç mü ediyor? Bu telaş niçin? Hala telaşınız varsa eğer, demek ki hala umudunuz var.

Dört mevsim buram buram! Gece ve gündüz birbirinin ardında tam sadakatle dolanan. Yağan yağmur, göklerin merhameti. Akan su, ruhumuzdaki ateşi dindirici. Çiçekler, böcekler ve çam ağaçları ve kokular ve anlam! Sonra hep bir diğer oluşum var. Hareket, çaba ve gelişen düzenler. Ruhlarımız her an kendilerine yepyeni anlamlar yüklerler.

Yazımı sonuna kadar okuyabilmiş sükunet sahibi ruhlara derim ki! Bu yazının sizlerle hiçbir alakası yok. Bu yazı telaş içinde öteye ve beriye çılgınca savrulan ve kafasını, gözünü rastladığı her duvara vuran “acil insanların” çarptığı duvarların en merhametlisidir.

source: http://www.tasavvuf.gen.tr/bilimsel/acil-insanlar/

VN:F [1.1.9.1_544]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
0